Otomatik Portakal ve Şiddet

Demek cehennem bu. Hiç aklıma getirmezdim böyle olacağını... Acı, ateş, kızgın ızgara hepsi sizsiniz demek...Ne gülünç şey! Kızgın ızgaranın ne gereği var: cehennem başkalarıdır.”[1]

     Modern Edebiyat Klasikleri içinde sayabileceğimiz Anthony Burgess tarafından yazılan Otomatik Portakal, bireyin var oluşunu şiddet kavramı üzerinden ele alan bir distopyayı anlatır. Yazıldığı dönemde aşırı şiddet unsurları içermesi tarafından oldukça eleştirilen Otomatik Portakal aslında yazarı Burgess’in 1960’ların İngiliz toplumuna yaptığı bir eleştiri niteliğindedir. Artan şiddet eylemlerinin rutin olaylar olarak yorumlanması, çeteler ve gerektiği yerde tepki verilmek yerine sessiz kalınması bu eleştirinin başlıca odak noktasıdır. Gelişen teknolojiyle beraber günümüzün de en büyük sorunlarından biri olan şiddetin yaygınlığı, Otomatik Portakal’ı bir distopyadan  geleceğin gerçeğine taşır aslında, suç ve ölçüsüz şiddetin sıradanlaşarak normalleşmeye mi başlamaktadır?

 Otomatik Portakal, özgür iradeden şiddete, ahlak kuralları ve otoriter iktidar yapısına kadar birçok konu üzerinde sorgulatan felsefi bir romandır. Roman, Alex adlı bir gencin ve ona bağlı bir sokak çetesinin hikayesini anlatan bir distopya olarak ta değerlendirilir. Bu çete, soygun, darp, tecavüz gibi korkun. suçlar işlemekle beraber en sonunda Alex’in birini öldürüp tutuklanmasıyla dağılır. Alex’in tutuklanması hem onun hayatında hem de romanın kurgusunda çok büyük değişikliklere yol açar; Alex, devletin suçlulara uyguladığı bir deneyin parçası haline gelir. Kendisine yapılan psikolojik olarak işkence dolu uygulamalar sonrası iyileştiği gerekçesiyle serbest bırakılır. Ancak çıktğında hiçbir şey eskisi gibi değildir, çevresi, hareketleri, hissettikleri kendinden iyice uzaklaşmıştır. Şaşırtıcı bir hamle de eski çete arkadaşlarından birini ve eski düşmanını yakın iki polis arkadaş olarak gördüğinde gelir; daha önce beraber suç işlediği ve dövüştüğü insanlar polis olmuştur. Kitabın üçüncü bölümünde ise bir iç hesaplaşma kısmı yer alır. Ailesi tarafından da istenmeyen Alex, evine zorla giirip saldırdığı, eşine de tecavüz ettiği yazarın evine sığınmasıyla ve orada yaptıklarıyla yüzleşmesine tanık oluruz. Yazar, devlet karşıtı bie makalesi için Alex’i kurban göstererek bir takım siyasi işlerin içine sokar Alex’i. Daha önce işkence ettiği birinin kurbanı olmuştur aslında Alex hem de hiç farkında olmadan. Bir sürü prosedürün içindedir ve nasıl çıkacağını bilememektedir. Romanın can alıcı bir diğer noktası da burada gelir, Alex içinde bulunduğu bu durumdan kurtulmak için camdan atlayarak intihar eder. Ölümle sonuçlanmayan bu intihar sonrası yine iktidarın bir kurbanı olarak gözlerini açan Alex, hapishanede ve deney süresince kendisine işkence çektiren içişleri bakanını karşısında bulur ve yine oyun içine oyun oynanmaktadır. Hastaneden çıktığında kendine yeni bir çete arayışına girerek eski yaşantısına geri dönmeyi denerken, Alex’in içinden kötülük yapmak ve şiddet gelmediğini fark etmesiyle roman son bulur.

     Otomatik Portakal, şiddetin modern toplumlarda çoğalarak sıradanlaştığının, devletin bile buna sessiz kalarak bu şiddeti bastırmak için farklı bir şiddet uyguladığının eleştirisidir; şiddet aslında yok olmaz sadece el değiştirerek farklılaşır. Alex’in şiddet eylimleri aynı zamanda baskıcı otoriteye karşı gelme durumudur; yaşıtları gibi okula gitmez ve zaten gözetim altındadır. Toplumlarda kişilerin bireyselliğinin standartlaştırıcı bir otorite tarafından baskılanması, bireyleri daha da fazla şiddete yöneltir ve iktidar da buna yine şiddetle yanıt verir. Alex’in çete içindeki diğer arkadaşlarına karşı tutumları bile yine bir topluluk içinde baskın olma, kendini güçlü gösterme çabasıdır ve kendi otoritesini kurmak ister. Ludovico tekniği ile kendisine uygulananda da içinden, doğasından gelen şiddet isteğini yok etme amacı yatar ancak toplumda hatta iktidarda şiddet o kadar normalleştirilmiştir ki yine karşı şiddetle bu sorun çözülmeye çaılışılır. Bu durum şiddete son vermek için şiddet kullanılmaktan vazgeçilmediğinin göstergesidir. Şiddetin bitmez tükenmezliğinin nedeni de tam da budur. Herkes şiddetin son sözünü kendisi söylemek istediğinden, hiçbir çözüme ulaşmadan kendini tekrarlıyor.Belirtilen tüm bu noktalarda bir distopya olarak anılsa da toplumsal gerçeği ve şiddet kavramını gerek absürtlüklerle gerek korkutucu öğelerle kaleme alan Burgess, şiddetin geçen zamanla beraber el değiştirerek içselleştiğini ve bu içselleşmeyle beraber normalleştiğinin altını çiziyor.

 

[1] Jean-Paul Sartre, Huit Clos, (Paris: Gallimard Yayınları, 2000),42.