Orhan Pamuk, İstanbul: Hatıralar Ve Şehir

Orhan Pamuk’un 2003 yılında yayımlanan İstanbul: Hatıralar ve Şehir adlı kitabı, İstanbul’un biyografisiyle yazarın otobiyografisinin iç içe geçerek anlatıldığı bir anı kitabıdır. Doğduğu günden 22 yaşına kadar ki anıları, düşünceleri ve çevresindikler üzerinden kendi hayat hikayesini anlatması bakımından otobiyografi, İstanbul’un tarihi olaylarını, insanlarını, sokaklarını ve en önemlisi İstanbul’da hayatı hüzün temasıyla özdeşleştirerek anlatmasıyla da biyografi özeliği taşıdığını söyleyebiliriz. Orhan Pamuk’un doğduğu günden itibaren İstanbul’un tarihiyle beraber ilerleyen akış, gazete haberleri, afişler ve fotoğraflarla destekleniyor. Doğduğu evle başlayan anlatı İstanbul sokaklarında son buluyor. “Bu kitapta anlatının merkezi Pamuk olduğu için, en başta kendi çocukluğunu anlarırken, İstanbul’u da kendi gözünden, içten dışa doğru, anne-baba-ağabey-ev-sokak-mahalle sırasıyla, oturduğu yer olan Nişantaşı’ndan anlatmaya başlar. Sanki önce İstanbul’u anlatacak “ben”i tanırız. Ama aslında İstanbul ve “ben”in resmi birlikte oluşur.”[1] Yazarın hafızası, şehrin geçmişinde gezinirken aynı zaman da İstanbul’u dışarıdan bakan gözlerden de görürüz. Hatıralar üzerine kurulu bu kitabı, öncelikle hafıza kavramı açısından incelemek şehirle birleştiği noktaları, kendi kimliğini şehir üzerine nasıl kurduğunu anlamak açısından yardımcı olacaktır.

Halbwaches’ın kolektif hafızaya dikkat çekmesinin ana tanımı olan, “Hatırlamak için ötekilere ihtiyacımız vardır.”görüşünü şöyle açar; “bireyin hafızası öznel gelişen bir süreç olmaktan ziyade toplumun içinde ve ona bağlı olarak gelişen bir olgudur. Bireyler toplum içinde hafızalarını anımsar, fark eder ve sınırlandırırlar.”[2] Bu da aslında belleğimizin topluma bağlı olarak şekillendiğinin bir tanımıdır. İstanbul: Hatıralar ve Şehir kitabında öne çıkan ilk olgu ise budur; Orhan Pamuk geçmişle ilgili olayları gazete sayfalarından, İstanbul’u Nerval, Gautier ve Melling’in gezi notlarından, İstanbul’un hüznünü ise Ahmet Hamdi Tanpınar, Reşad Ekrem Koçu, Yahya Kemal ve Abdülhak Şinasi Hisar’ın gözünden anlatır. Pamuk’un kafasındaki İstanbul imgesi başkalarının gözünden gördükleriyle oluşur. Hafıza, hatırladıklarını anı olarak yansıtabilmek için bir mekana ihtiyaç duymaktadır, bu kitapta da bu mekan kavramı ev, sokak, semt ilişkisiyle beraber anlatılan İstanbul’dur. Hafızamızı belirleyen temel öğelerin başında dil, mekan ve zaman gelir. Bu öğeler her grubun kendine has olarak içselleştirdiklerinden oluşur. Bu anı kitabında ana mekan İstanbul sokakları iken, belirli olaylarla bazı semtler hafıza mekanlarına dönüşür. En belirgin iki örneği.

Hilton Oteli o dönemde önemli bir hafıza mekanıdır ; dönemin zenginlerinin ikonikleştirdiği bu otel bir gösteriş ve statü belirleme mekanı, burjva sınıfının temsillerinden biri olarak kullanılmıştır.1950 ve 60’larda Emirgan’da yangın izlenen tepe de bir hafıza mekanı örneğidir, herkesin çekirdeklerini alıp arabalara doluşarak buluştuğu tepede sinema gibi Boğaz yangınları izlenmektedir.

“...böyle bir Boğaz yangını patlak verildiğinde arabalara doluşulur takımlar halinde Emirgan’a gidilir, burada deniz kıyısında..” [3]

Kitapta sıkça vurgulanan bir öğe de zamansallık kavramıdır.Zamansallık; geçmiş, şimdi ve gelecek döngüsünde verilirken; genç Orhan’ın yaşantısı ve düşünceleri, olgun yazar Orhan tarafından şehrin geçmişiyle beraber sunuluyor. Şehrin geçirdiği değişimler, Pamuk’un çocukluktan gençliğe uzanan yaşamıyla ilişkili olarak anlatılır. Aslında bu noktada şehrin geçmişe bakmak için bir araç olduğunu söyleyebiliriz.Çünkü tarihi olaylarıyla şehir,Orhan Pamuk’un yaşantısıyla iç içe geçmiş durumdadır.Orhan Pamuk şehrin sokaklarında gezinerek zamanda sıçramalar ve geri dönüşler yapmaktadır.

Kolektif hafızanın özelliklerinden bir başka madde ise ; unutulmuş bölümlerde başkalarının tanıklıklarıdır. Bir anıyı hatırlamamız için bizzat yaşamış olmamız gerekmez, başkalarının tanıklıkları da o anıyla ilgili izlenim oluşturmamıza yeter. Orhan Pamuk, kendi çocukluk dönemlerini anılarını anlatırken ailesinden ve fotoğrafların yardımıyla ilerliyor. Kendi doğumunu anlattığı ilk bölümde; doğduğu gün çıkan gazete haberlerine, hastanedeki bekleyişi ve ailesinin doğum sonrası düşüncelerini kendi yaşamış gibi, sonradan dinledikleri üzerine kurguluyor.

“Hayatta yaşadığımız şeylerin, hatta en derin zevklerin bile anlamını başkalarından öğrenmeyi alışkanlık ediniriz. Tıpkı başkalarından dinleyerek hevesle benimsediğimiz ve daha sonra hatırladığımızı sanmaya başlayıp inançla başkalarına anlattığımız bu ilk bebeklik “hatıraları” gibi, hayatta yaptığımız çeşit çeşit şey hakkında başkalarının ne dediği bir süre sonra yalnız bizim kendi fikrimiz olmaz, yaşadığımız şeyin kendisinden de önemli bir hatıraya dönüşür.”[4]

Orhan Pamuk kendi hikayesini İstanbul ile özdeşleştirmesinde; uzun süre aynı yerde oturması, belirli bir çevre içinde yetişmesi büyük rol oynamaktadır. Annesi, babaannesi, babası, amcası, halaları ve yengelerinin olduğu, aile isimlerini taşıyan Pamuk Apartmanı’nda hep birlikte yaşarlar. Yaşadığı evi bir müzeye benzeten Pamuk vitrinli mobilyalardan, sergilenen çin porselenleri, enfiye kutuları ve bardaklardan söz ederek evi hüzünle birleştirerek betimler. Evin salonunun kullanılmaması, eşyaların misafir geldiğinde kattan kata taşınmasının arkasında batılılaşma merakı olduğunu eleştiren Pamuk, salonlarda hep zenginlik ve batılılık sembolleri kullanılır.[5] Yaşadığı apartman, gezindiği semtler, okuduğu okullar, Pamuk’ın sosyo-ekonomik açıdan İstabul’da nasıl bir çevrede yetiştiğine dair ipuçları vererek, onu şehir içinde konumlandırmamızı sağlar.

Orhan Pamuk edebiyatını anlamak için postmodernizmin özelliklerine de hakim olmak gerekiyor. Her ne kadar İstanbul: Hatıralar ve Şehir bir roman olmasa da, yapı özellikleri bakımdan diğer anı kitaplarından ayrılıyor. Kurmacanın ön planda olduğu ve çok yönlü bakış açılarının bulunduğu postmodernizmde, tarihte bu kitapta olduğu gibi bir edebiyat malzemesine dönüşüyor. Afişler ve haberlerle kesilen akış zaman sıçramalarıyla da farklı sahnelere atlıyor. Orhan Pamuk, anlatıcı olarak daha geri planda duruyor ve anılarını İstanbul üzerinden, İstanbul sokaklarında gezinenlerin, başka ülkelerden gelenlerin gözünden, onların şehre bakışı olarak yansıtıyor. Yazar ve anlatıcı Orhan Pamuk olmasına rağmen odak başta İstanbul olmak üzere sürekli değişiyor. “Kitapta anlatılan, yani odak İstanbul olduğu zaman, onu gören gözler farklı farklıdır. İstanbul’da yaşarken, şehre içerden bakan yerli yazarlar Abdülhak Şinasi Hisar, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal Beyatlı, Reşad Ekrem Koçu ve şehir mektupçusu Ahmet Rasimdir.”[6] Kitabın başlığında geçen hatıra kavramının da aslında sadece Orhan Pamuk’un hatıralarının değil, şehrin, şehre gelenlerin, şehirde yaşayanların da hatıraları olduğunu görüyoruz, kolektif bir hatıra kitabı niteliği taşıyor. Bu hatıraları da siyah-beyaz fotoğraflarla destekliyor. “Yazar olmak” olgusu da bu hatıraların merkezinde yer alıyor çünkü Orhan Pamuk yaşadığı hüzün duygusunu önce çizdiği resimlerle dışa vurmaya çalışıyor sonrasın da ise yazar olmaya karar veriyor. Şehir, yazarlık ve anıların iç içe geçerek ilerlediğini görüyoruz. “Bu kitap, Orhan Pamuk’un nasıl yazar olduğunun, hangi evlerden geçerek, İstanbul şehriyle nasıl yoğurularak yazar olduğunun hikayesidir.”[7]

Metinde kurmaca farklı noktalarda kendini gösteriyor. Orham Pamuk’un küçüklüğünü üçüncü bir karakter olarak anlatıyor ve küçükken kurduğu hayaller kurmacaya geçişi sağlıyor. “ Mutsuz olduğum zamanlar ise, bir başka eve, bir başka hayata, öteki Orhan’ın yaşadığı yere gideceğimi hayal etmeye başlar, derken o öteki Orhan olduğuma biraz inanır, onun mutluluk hayalleriyle oyalanırdım.”[8] Doğduğu günden itibaren 22 yaşına kadar ki anılarını anlatan genç Orhan ile yazar olan olgun Orhan arasındaki köprü şehirde yaşanan değişimlere de ışık tutuyor. Yerli ve yabancı yazarlarla şehirde gezdiği bölümlerde de kurmacayla gerçeklik iç içe geçiyor.

İstanbul kitabında, kitap hem şehrin yazarda bıraktığı izlerin hem de İstanbul imgesinin kolektif düzeyde oluşturulması yani kimlik ekseninde ilerliyor. 19. Yüzyılın kozmopolit İstanbul’u bir asır içerisinde homojen ve taşralı bir kimliğe büründükçe, bu geçiş hem yazarın kendisi hem de şehir sakinleri üzerinde hüzünlü ve melankolik bir şehir imgesi yaratıyor. [9] Orhan Pamuk, kendi kimliğini şehirle beraber kuruyor; postmodernizmde şehir bir fon olmanın ötesinde inşaa edilecek bir yapı olduğu için, bu kitapta da şehir ve kimlik birlikte inşaa ediliyor. Böylece şehir de bir arka fon olmaktan çıkıp bir ana karaktere dönüşüyor. Şehrin tarihi, kültürel ve mimari özelikleri genç Orhan’ın büyüme sürecinde hatırlanarak, bu özellikler üzerine kuruluyor.

Şehrin hem yazarın kimliğinde hem de her bir köşesinde, fotoğraflarında ve insanlarında hakim olduğu ana tema ise hüzün. Hüzün bir duygu olmanın ötesinde, Orhan Pamuk için İstanbul’u en güzel tanımlayan kelime oluyor. Bu hüzün duygusu çocukluğunda asla çalınmayan müze evdeki piyanolarla başlıyor. Kitabın her bölümünde bir hüzün imgesiyle karşılaşyoruz ve tüm bu hüzün imgeleri Orhan Pamuk ile İstanbul şehrinin birleştiği nokta oluyor. Hüznün ana çıkış noktasını, şehrin önceki mirasını koruyamaması, Doğu-Batı arasındaki sıkışıklığı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışı sonrası kaybedilenlere bağlıyor ve üzerinde sıkça durduğu bu konuyu kitapta şu şekilde açıklıyor.[10] “Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkım duygusu, yoksulluk ve şehri kaplayan yıkıntıların verdiği hüzün, bütün hayatım boyunca İstanbul’u belirleyen şeyler oldu. Hayatım bu hüzünle savaşarak ya da onu, bütün İstanbullular gibi en sonunda benimseyerek geçti.” Bu hüzün duygusunu öncelikle müze ev olarak adlandırdığı evin, kullanılmayan odalarında çalınmayan piyanolarında, buğulu camlarında görüyoruz. Şehirdeki yıkıntılar, vapurun dumanı,, yoksulluk manzaraları, kar da bu hüznün bahsedildiği diğer imgeler olarak yer alıyor.    Kitap boyunca bu hüznü en çok hissettiren de kullanılan siyah-beyaz fotoğraflar oluyor. Kelimelerle anlatılmak istenen özlenen geçmişin hüznü de fotoğraflara nostalji olarak yansıyor, duyguyu en etkili ve en gerçekçi şekilde geçiren öğeler bu fotoğraflar oluyor. İstanbul’da hüzün duygusunun tüm yaşayanlar tarafından hissedilmesi, kolektf bir duygu olması da onu diğer üzüntü, melankoli gibi duygulardan daha farklı kılıyor. [11] Daha çok yaşanmışlık, daha çok özlem barındırıyormuş gibi anlatılıyor bu kelime. Hüznün bir diğer çıkış noktası ise Pamuk’un dört hüzünlü yazar olarak adlandırdığı; Yahya Kemal, Abdülhak Şinasi Hisar, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Reşad Ekrem Koçu’nun İstanbul hakkındaki düşünceleri ve İstanbul’u kaleme alışları. Orhan Pamuk’un İstabul’u hüzünle özdeşleştirmesinin sebepleri içine kendi ailesinde yaşadığı sorunları, geleceğine dair soruları, sanatı topluma öncelikle de ailesine kabul ettirmenin zorluklarını alabiliriz, bunlar da Orhan Pamuk’un gözünden yaşadığı şehre daha hüzünlü bakmasına neden olur. Kitapta hüzün duygusu her satırın arasına yerleştirildiği ve fotoğraflarla desteklendiği için İstanbul’un ortak duygusu haline geliyor. Engin Işın ise “ Bir Şehrin Ruhu” adlı makalesinde hüzne karşıt bir alternatif önererek, şehrin ruhunun keyif olduğunu vurguluyor.[12] Ve Orhan Pamuk’un hüzne bakışında Şarkiyatçı etkiler olduğunun altını çiziyor:

“Sonuç itibariyle, İstanbul ve hüzün belki de birbiriyle yakından ilişkilidir ve şehre kelimenin iki anlamında yön katan da bu ilişkidir: Hüzün İstanbul’a bir arzu nesnesi olarak yeni bir yön verirken, bir yandan da yüzünü Batı’ya doğru çevirmek suretiyle onu Avrupalılaştırmaktadır. Başka ve daha açık bir ifadeyle, Pamuk’un hüznü Şarkiyatçılık karşıtı görünmesine rağmen, bir yandan da Şarkiyatçı etkiler yaratır.”[13]

Bu hüzün duygusu siyah-beyaz teması ile de destekleniyor. Orhan Pamuk’un gözünde İstanbul’un renkleri siyah-beyaz olarak tanımlanıyor ve bu yüzden de kitapta sıkça bu hüzün duygusunu anlatan Ara Güler fotoğraflarına yer veriliyor. “Kar”’da hem İstanbul için hem de Pamuk’un anılarındaki yeriyle, siyah-beyaz’ın bir parçası oluyor. Karın yağmasını, şehrin tüm pisliklerini, yıkık dökük görüntülerinin üstünü örttüğü için seviyor. “Soğuk kış akşamlarını, tenha kenar mahalleleri, soluk sokak lambalarına rağmen şiir gibi inen karanlığını, yabancı, batılı gözlerin bakışlarından uzakta olduğunuz, şehrin utançla saklamak istediğimiz yoksulluğunu örttüğü için de severim.”[14] Kar imgesi Orhan Pamuk’un çocukluğunda önemli bir rol oynar. Herkesin yaz tatilini beklerken, onun karın yağmasını beklemesi;, şehri kar altında daha güzel görmesiyle ilişkilidir. Siyah-beyaz imgeler çocukluğunda gördüğü ve ya okuduğu farklı olaylarla birleşerek, Pamuk’un hatıraları içinde yer alır. Bunların başında batılı olma çabasının bir parçası olan ahşap konaklar yer alıyor.Yeni kurulmuş Cumhuriyet ile birlikte kafası karışmış bir halk var. Neyin batılı neyin batılı olmadığını ayırt edemeyen bir toplum ve süreç mevcut.ve bu da Pamuk’un duyduğu hüzün duygusuna ekleniyor. [15] Başarısızlığıyla Pamuk’un zihninde ve çocukluk hatıralarında siyah-beyaz bir imge uyandıran bir diğer öğe ise, 1962’de çekilen TinTin İstanbul’da filmi oluyor. Ayışığı, sandal ve eski gazetelerin kafasında yarattıkları ile Salacak cinayeti de siyah beyaz değerlendirilen konulardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü onun kafasındaki boğaz imgeleri, bu cinayetin hakkında çıkan gazete haberlerinde mevcut.

Melling’in 1819’da basılan “İstanbul’da ve Boğaz Sahillerinde Pitoresk Bir Seyahat” adlı kitabı, Rus büyükelçisinin himayesinde 21 yaşında İstanbul’a gelmesi ve. Rus elçiliğinin Büyükdere’deki yazlık sarayının bahçe ve iç dekorasyonunu yapmasıyla başlar. Hatice Sultan’ın bu sarayı gezmesi, Melling’in dönüm noktası olur. Melling, Hatice Sultan’a kostüm, kemer ve şal tasarlar ve aralarında bir yakınlaşma olduğu söylentileri etrafa yayılır. Pamuk’un dikkatini çeken nokta ise Melling’in İstanbul manzaralarının merkezi olmamasıdır. Orhan Pamuk bu yüzden onu kendine yakın hisseder . Bu yakınlık ona her baktığında her bir detayın incelikle çizildiği bu dünyanın kaybolmasından dolayı hüzün duymasına sebep olur.[16]    

İstanbul’u herkesten farklı,en yaşanmış şekilde anlatanların başında Reşad Ekrem Koçu gelir. Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi, pek çok konuda değerli ve ilginç bilgiler içerir. Sadece tarih değil, aynı zamanda edebiyat, sanat tarihi, mimari, kültür ve yayıncılık gibi konularda bir kaynak niteliğindedir. Aynı zamanda günlük dilde sıkça kullanılan kelimelere, mekan ve kişi adlarına. özellikle de deyimlere değinmesi, ona sözlük değeri de katmıştır. olma niteliğine de sahiptir. Ansiklopedi’nin diğer bir özeliği de kolektif yazılması, hayatın içinden, söylentilerden yola çıkılarak hazırlanmasıdır. .

“Okurundan da aktif bir tavır bekleyen İstanbul Ansiklopedisi, İstanbul’un yapıları ve kişileri hakkında fasikül kapaklarının arkasındaki yazıları ile bilgi notları talep ederek tüm şehir ahâlîsini de yazım sürecine dâhil etmekten geri durmaz. Örneğin, 17. fasikül kapak arkası yazısında İstanbul’daki Rum kiliseleri ve bunlar hakkında halk arasında dolaşan menkıbelere dair bilgi mektupları talep edilir.”[17]

İçindeki çizimlerle de dikkat çeken İstanbul Ansiklopedisi’nde anlatılan olayları ve kişileri gösteren bir çok karikatür formunda çizim bulunmaktadır. Dönemin Akbaba, Aydede, Amcabey, Cumhuriyet, Papağan gibi gazete ve dergilerinden alınan karikatürlerinde eklenmesiye, İstanbul Ansiklopedisi’nin mizah yönü de ağır basmaktadır; bu yönü dönemin eleştirilen olayları, yanlış bilinen gerçekleri de destekler. Tüm bu içeriklerle beraber, gerçek anlamda, “bilimsel” bir ansiklopedi diyemiyecek olsak ta “nevi şahsına münhasır” bir ansiklopedi olarak adlandırılmaktadır. Orhan Pamuk, İstanbul Ansiklopedisi’nin gerçek bir ansiklopediye benzemek yerine İstanbul’un kendisine benzediğini, onun tuhaflıklarını barındırdığını söyler.[18] İstanbul Ansiklopedisi’nin, A harfinde, “Açık Saçık Gezme Yasağı”, D harfinde, “Denize Uçan Otomobiller” gibi başlıklar yer almaktadır.

Pamuk’un Batılılaşma sorunu ve çocukluğunda bu konu ile eşleyen imgelerin başında Bizans İmparatorluğu gelir. Pamuk, çoğu Türk gibi çocukluğunda Bizans’ı kırmızı çatılı kırmızı tuğlalı eski kiliseler ve Ayasofya olarak düşünür. [19]Annesi ile Rumların işlettiği küçük dükkanları gezerken, Rumların Osmanlının “fetih ile” Bizans’ı yok ettiği torunları olan insanlar olduğunu düşünür. Rumların “Türkçe konuşun” diye azarlanması da çocukluğunda aklında kalan önemli olaylardan biridir. Bu azarlama, Pamuk’a Rumların itibarlı kişiler olmadığını düşündürürmüş. Bir diğer üzerinde durulan konu ise; 29 Mayıs 1453’ün Fetih mi Düşüş mü olduğudur. Batılılar için Konstantinapol’ün düşüşü, doğulular için fetihtir. Kolombiya Üniversitesi’nde okuyan eşi fetih kelimesini kullandığı için, milliyetçilikle suçlanmıştır. Pamuk bu durumu eleştirerek, Türk Milli Eğitim Sistemine bağlar. Kitapta detaylı anlatılmasa da Pamuk, 6-7 Eylül olaylarına fotoğraflarla de değinerek azınlıklar konusunda yaşanılanları hatırlatmak ister.

Dönemin üzerinde durulan kavramlarından biri de “zenginlik” kavramıdır. Hilton Oteli ile sıkça belirtilen bu kesim gazetede okunan dedikodu köşelerinde de vurgulanır. Pamuk’un annesi çıkan haberleri anlatırken “gazetelere düşmüşler” tabirini kullanarak; İstanbul gazetelerine olan güvensizliği, yalan haberleri gösterdiğini belirtir ve “zengin insanın ortalıkta pek görünmemesi” inancını eleştirir. Tüm bu eleştiriler geçmişte yaşanan olayların bir sonucu olarak anlatılır. Bunun temelinde Osmanlı padişahı ve devletinin yüzyıllarca zenginleşen her kişinin bir şekilde canına kıyıp, mallarını bölüşmeleriyle açıklanır. 6-7 Eylül olayları, varlık vergisi de konuyu pekiştiren örneklerdir. Zenginlik kavramı, gidilen mekanlar, evin dekorasyonu gibi detaylarda gösterilirken o dönem sıkça kullanılan “Avrupalı göstermek” kavramı da dikkat çeker. Portakal sıkma makinası, elektrikli tıraş makinası gibi araçlar zenginler arasında bir birlerine gösterilirmesi bu kavramın içini dolduran örneklerden biridir. Antikalarının değerinin sonradan anlaşılması, Paris ve ya Milano’dan alınan kıyafetlerle Hilton Otel’inin lobisine çay içilmeye gidilmesi, mülkiyet bölüşmeleri de bu konunun o dönemdeki önemini gösteren noktalardır.

İstanbul’u dışarıdan ve içeriden, farklı gözlerle anlatmaya çalışan Pamuk, yabancı yazarların İstanbul seyahatleri sonrası yazdıklarından beslenerek, onların İstanbul’a bakışlarını kendi bakışı ile birleştirerek anlatır. Aynı zamanda batılılaşma yüzünden, batılı gözlemcinin yazdığı çizdiği, İstanbullu okur için önemlidir. Bir yandan da batılı gözlemci “ölçüyü kaçırması” kalbini kırar. Batılılaşma ile birlikte Türk milliyetçiliği yükseldiği dönemde kadınların kapalılığı da Batılılaşmış İstanbullularca eleştiri konusu haline gelmiştir. Ama aynı konu, batılı yazarın kaleminden okununca, kalp kırıklığı ve milliyetçi tepkilere yol açar. Orhan Pamuk, bunu aşk ve nefret ilişkisine benzetir.[20] Pierre Loti, Nerval ve Gautier şehre daha oryantalist bir açıdan yaklaşırken Andre Gide’in tarımdan giyime kadar uzanan, bir eleştirisiyle karşılaşırız. 1914 yılında Türkiye’ye gelen Gide, bu izlenimlerini Incidences ( Yansımalar) adlı kitabının Marche Turque (Türkiye Gezisi) bölümünde anlatır. Gide, diğer yabancı yazarlara göre daha eleştirel ve öznel yaklaşımlarda bulunur. 1 Mayıs günü İstanbul’dadır ve İstanbul’daki hayatı, kadınların giyimlerini eleştirerek, önyargılarını doğrular nitelikte olduğunu söylüyor. Nerval ve Gautier, İstanbul’a Ramazan’da gelerek, turistik seyahatlar yapıyorlar. Bu turist imgesi onlarda keyifle karışık bir anlatıma yol açarken, arka sokakların sefaleti ve şehirdeki yıkıntılar yine bir hüzün imgesi olarak beliriyor. Gelen yabancı yazarların kafalarında, oryantalist bir Doğu’lu imgesi vardır, şehre gelince bu imge tarihsel zenginlikle beslenir. “Galata Kulesi’nin dibinde, Konstantinapolis’in bütün panoroması, Boğaz’ ve denizleri önümde uzanıyordu(...)”[21] Nerval’in konaklamak için Beyoğlu-Pera gibi dönemin bilinen yerlerinin aksine, Çemberlitaş’taki Yıldız Han’ı seçmiştir. Nerval’in dikkatini çeken konuların içinde, Ramazan Ayı’nda oynatılan Karagöz-Hacivat oyunları, Ramazan eğlence ve gösteriler yer alır. Aynı zamanda Gidein kılık-kıyafet konusundaki eleştirilerinin aksine Nerval, Doğu’lu erkeklerin giyimini daha etkileyici bulur, kadınlar ise çarşaflarının altında ulaşılmaz bir kimlik kazanırlar. Başta Nerval olmak üzere yabancı yazarların dikkatini çeken unsurlardan biri de, İstanbul’da bulunan çok uluslu yapıdır. Farklı din ve kültürlerden gelen insanların bir uyum ve hoşgörü içinde bir arada yaşaması, dışarıdan bakanlar için oldukça ilgi çekicidir. Nerval bu konudaki görüşlerini şu şekilde dile getirir: “Ne garip bir kent Konstantinopolis! İhtişam ve sefalet,gözyaşları ve sevinç; başka yerlerdekinden çok daha fazla keyfi davranış, ama aynı zamanda da daha fazla özgürlük var burda; dört farklı halk birbirinden çok da nefret etmeden birlikte yaşıyorlar.”[22] Nerval’in bu derin ve detaylı gözlemlerinde halkın içine karışarak gezmesinin de büyük bir rolü vardır. Nerval, İstanbul’un sosyal, ekonomik ve kültürel hayatını değerlendirerek, farklı açılardan kaleme alır. İstanbul’un sıkı bir şekildeidare edildiğinin ama bu idareyle beraber özgürce yaşandığının da altını çizer.

İstanbul’a içten, Pamuk’un deyimiyle dört hüzünlü yazar’ın gözünden baktığımızda ise bu dört hüzünlü yazarın ortak noktası olan; Pamuk’a göre başarısızlıklarının sebebi, kayıp geçmiş ve modernlik arasında kalmalarıdır.[23] Özgün olmalarını yeterince Batılı olamamalarına bağlayan Pamuk, tam da bu noktada eşsiz bir konum kazandıklarını düşünür. Dışarıdan bakacak kadar geleneksel bilinçten sıyrılmış, hem de sonuna kadar batılı olmamalarının verdiği arada kalmışlık,onları hem hüzünlü hem yalnız kılar.[24] Bu dört hüzünlü yazar; Abdülhak Şinasi Hisar, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal ve Reşat Ekrem Koçu Doğu-Batı arasından taraf seçmeyerek, arada kalmışıklarıla şehre ruhunu katarlar. Bu da bizi İstanbul’un çeşitli suretleriyle karşılaştırır.[25] Hasan Bülent Kahraman’da sempozyumda Tanpınar ve Yahya Kemal’e dikkat çekerek onları hüzün imgesiyle tanımlar. “ Tanpınar da Yahya Kemal de sürekli olarak İstanbul hakkında düşünmüş, İstanbul’u sürekli olarak bir hafızanın içinde yaşamış ve onu sürekli olarak hatırlayarak yaşamış iki şair ve iki yazardır.”[26]

İstanbul’dan romanlarında metafor olarak bahseden ilk yazar, Ahmet Hamdi Tanpınar olmuştur. Huzur romanında İstanbul’un klasik sokak manzaralarını, içinde barındırdığı insan tiplemelerini, semboliksemt karşıtlıklarını bir kenara bırakar, şehri bir arkaplan olarak romana sokar. Bu bakımdan Pamuk’un da en çok etkilendiği yazarların başında gelir. Huzur romanında İstanbul’un kurgusuyla ortak noktalarak olarak modernleşme ilişkisinin şehirle bütünleşmesi ele alınabilir, geçmiş anılarını hatırlayan Mümtaz’ın şehir ile kurduğu ilişki anlatılır. Mümtazda da Pamuk’ta olduğu gibi hüzünlü bir İstanbul imgesi vardır ve hatırladıklarıyla bir şehir anlatısı ortaya çıkarır. İki romanda da ağır basan “yürüme” eğilimi, şehri dolaşmak, sokaklarda gezinmek, şehrin içinde düşünmenin ve geçmişi hissetmenin bir yoludur. Sinem Şahin Yeşil, Psikocoğrafya ve Bir Şehir Gezginin Anıları adlı makalesinde şehirde dolaşma eğilimi şu şekilde karşılaştırır:

“Dolayısıyla Pamuk, İstanbul’u devingen bir uzam olarak, öznel yürüyüşçünün hareketiyle yeniden kurulan bir anlatı uzamı olarak izlememize olanak tanır. Tanpınar’da görme/hissetme, Pamuk’ta yapma/etme baskındır: Şehir Tanpınar’da duygu ve izlenimlerden oluşan bir haritayken Pamuk’ta hareketle yeniden kurulan bir parkurdur.”[27]

 

Orhan Pamuk Tanpınar’dan nasıl etkilendiğini ve onun için önemini de Öteki Renkler kitabında detaylı bir şekilde dile getirir.

“Benim için 20.yy’ın en büyük yazarı Ahmet Hamdi Tanpınar’dır. Hem Batı kültürünü ve Fransız Edbiyatı2nı tanımış hem de geleneksel şiir ve müzik ile derin bir ilişki kurmuştur. Bütün eserlerini besleyen derin acı duygusu eski sanatların ve hayatın kaybolmasından kaynaklanır. Doğu ile Batı arasına kendi vicdan azabını, sessiz hüznünü yerleştirerek, eserine hakikilik duygusu verir.”[28]

İstanbul sokaklarında gezerken Pamuk’un sıkça, çoğu kitabında yer verdiği sokak köpekleri de çocukluk anılarının bir parçası olarak yer alır. İstanbul’un arka sokaklarındaki köpek çeteleri, Batılılaşmaya en çok direnen ve başarılı olan cemaatlerdir. İkinci Mahmud’un köpekleri şehirden sürme planı başarısız olmuştur. Sonrasında sokak köpekleri İtalyan yazar Edmonde de Amicis’in satırlarına konu olmuştur.[29] Osmanlı’da kartpostalın yaygınlaşmasını sağlayan Max Fruchterman’da sokak köpeklerine kartpostallarında yer vermiştir. 1895’te, gündelik yaşamı ve insan portrelerini konu ettiği ilk Osmanlı Kartpostal serisini basmıştır.

Doğduğu günün gazete haberlerinden başlayarak anlatı da sıkça haberlere de yer veren Pamuk dönemin gemi kazaları, denize düşen araba haberleri ve yangınlarından sıkça bahsediyor. 50-70 yılları arası sıkça ahşap konak yangını ve gemiz kazası haberlerde yer alıyor ve halk bu haberleri bir alışkanlık haline getirerek, çeşitli tepelerden izlemeye gidiyor. Yangın ve kayıplar sanki hayatın akışı içinde sıradan birr yer alıyor.

Benim için kitabı anlatan en güzel bölüm ise, “Mutsuzluk Kendinden ve Şehirden Nefret Etmektir” adlı bölüm oldu. Hem Pamuk’un çocukken yapmaktan hoşlandığı şeylerden, hem şehrin içinden manzaralardan, tabela ve sokaklardan hem de kendini şehirle bütünleştirdiği bu bölümde, gençlik yılları ve kitabı yazarken ki olgun zamanı arasında bağlantılar kurar. Kendini İstanbul ile kesiştirdiği nokta olan hüznü de şu şekilde vurgular: “Yaşım ilerledikçe, bütün İstanbul’un hem tevekkülle, hem de gururla sahiplendiği hüzün, benim ruhuma da böyle sızıyordu işte. Ama aynı hüzün müydü bu, yoksa şehrin hüznüne teslim olmamın “hüznü”müydü?”[30]

Kitabı anlatan tüm satırların en büyük destekçisi de farklı fotoğrafçılardan alınan siyah-beyaz fotoğraflar oldu. Pamuk fotoğrafların asıl görevinin, bir duyguyu ortaya çıkarmak ve vurgulamak olduğunu söyler. O yüzden anlattıklarını gösteren siyah-beyaz fotoğrafları kullanarak, geçmişi tüm zenginliği ile doğru bir şekilde hatırlar. Ara Güler, Aşil Samancı, Hilmi Şahenk ve Selahattin Giz, fotoğraflarını topladığı sanatçılardandır. Ara Güler ile arasında geçen bir konuşmada, Ara Güler, Pamuk’a kendi fotoğraflarını çocukluğunu hatırlattığı için sevdiğini söyler, Pamuk ise güzel oldukları için sevdiğini savunur ve güzellikle hatıra kavramını iç içe geçirir.[31]

Orhan Pamuk’un, İstanbul: Hatıralar ve Şehir kitabı, İstanbul’un 50-70 yılları arasındaki önemli olaylarından gazete manşetlerine kadar detaylı bilgiyi içeren bir şehir kitabı olmakla beraber, Pamuk’un hatıraları üzerinden de İstanbul’a ışık tutuyor. Kurmaca bir metin üzerinden Orhan Pamuk’un gençlik döneminden geleceğe bakarken aynı zamanda anlatının yazıldığı zamanda ki Orhan ile de geçmişe dönüyoruz. Geçmiş ile gelecek arasındaki ilişkiyi de kullanılan siyah beyaz fotoğraflar destekliyor. İki farklı zamanın da kesişim noktası; İstanbul şehri, sokakları, manzaraları ve hüznü oluyor. Şehir de Pamuk’un çocukluğu gibi bir karakter olarak kitapta yer alıyor. İstanbul’a gelen yabancı yazarların ve içindeki yazarların bakışlarıyla, Pamuk şehri hem yabancı gözüyle hem de kendi anıları üzerinden yaşayarak kaleme alıyor. Hüzün duygusu, İstanbul şehri ve Pamuk’un hatıraları döngüsel bir bütünlük sağlıyor ve şehri hüzünle bütünleştiriyor.

 

[1] Nüket Esen, Modern Türk Edebiyatı Üzerine Okumalar (İstanbul: İletişim,2006),225.

[2] Maurice Halbwachs, On Collective Memory, (Chicago: The University of Chicago Press, 1992), 38.

[3] Orhan Pamuk, İstanbul:Hatıralar ve Şehir (İstanbul: Yapıkredi,2003), 201.

[4] A.g.e : 16.

[5] A.g.e : 18.

[6] Esen, Modern Türk Edebiyatı Üzerine Okumalar, 225

[7] Esen, Modern Türk Edebiyatı Üzerine Okumalar, 230

[8] Pamuk, İstanbul, 13

[9] Zafer Doğan, Orhan Pamuk Edebiyatında Tarih ve Kimlik Söylemi (İstanbul: İthaki, 2014),281.

[10] Pamuk, İstanbul, 15.

[11] Pamuk, İstanbul, 92.

[12] Deniz Göktürk, vd. , İstanbul Nereye? ( İstanbul : Metis Yayınları, 2010), 62.

[13] A.g.e :70.

[14] Pamuk, İstanbul, 41.

[15] A.g.e: 43.

[16] A.g.e: 79.

[17] Hasan Ulucutsoy, “Reşad Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi”, Marmara Türkiyat Araştırmaları Dergisi 1(2015) :103-125.

[18] Pamuk, İstanbul, 144.

[19] A.g.e: 164.

[20] A.g.e: 223.

[21] Gérard de Nerval(Çev: Selahattin Hilav), Doğu’da Seyahat (İstanbul: Yapıkredi ,2012), 546.

[22] A.g.e: 554.

[23] Pamuk, İstanbul,144.

[24] A.g.e: 160.

[25] Esen, Modern Türk Edebiyatı,225.

[26] Sabancı Üniversitesi Sempozyum Tutanakları, Orhan Pamuk Edebiyatı (İstanbul, Agora,2006): 46.

[27] Sinem Şahin Yeşil, “Psikocoğrafya ve Bir Şehir Gezgininin Anıları”, Monograf 5 (2016): 139.

[28] Orhan Pamuk, Öteki Renkler(İstanbul,Yapıkredi, 2013):180.

[29] Orhan Pamuk, Şeylerin Masumiyeti (İstanbul; İletişim,2012),217.

[30] Pamuk, İstanbul, 303.

[31] Pamuk, İstanbul, 514.

 

Kaynakça:

Kitaplar:

  • Doğan, Zafer. Orhan Pamuk Edebiyatında Tarih Ve Kimlik Söylemi. İstanbul: İthaki Yayınları, 2014.
  • Ecevit, Yıldız. Kurmaca Bir Dünyadan. İstanbul: İletişim, 2013.
  • Esen, Nüket. Modern Türk Edebiyatı Üzerine Okumalar.İstanbul: İletişim, 2010.
  • Göktürk, Deniz, Soysal Levent ve Türeli, İpek. İstanbul Nereye?. İstanbul : Metis, 2010.
  • Halbwaches, Maurice .On Collective Memory. Chicago: The University of Chicago Press, 1992.
  • Nora,Pierre.”Hafıza Mekanları”(Çev:Mehmet Emin Özcan).Ankara: Dost Kitabevi,2006.
  • Nerval, Gérard de. (Çev: Selahattin Hilav). Doğu’da Seyahat. İstanbul: Yapıkredi Yayınları, 2012.
  • Pamuk, Orhan. İstanbul: Hatıralar ve Şehir. İstanbul: Yapıkredi Yayınları, 2003.
  • Pamuk, Orhan. Öteki Renkler. İstanbul: Yapıkredi Yayınları, 2013.
  • Pamuk, Orhan. Şeylerin Masumiyeti.İstanbul: İletişim, 2012.
  • Sabancı Üniversitesi Sempozyum Tutanakları. Orhan Pamuk Edebiyatı. İstanbul: Agora Kitaplığı, 2007.
  • Tanpınar, Ahmet Hamdi.Huzur. İstanbul: Dergah, 2013.
  • Uşaklıgil, Emine. Bir Şehri Yok Etmek. İstanbul: Can Yayınları, 2014.

Makaleler :

  • Kaya, Mümtaz. “Triangle Rememoratif: İstanbul- Le Jeune Pamuk-Artistes Français”, Humanitas,3 (2014) :129.
  • Konuk, Kader. “ Istanbul on fire: End-of-Empire Melancholy in Orhan Pamuk’s İstanbul”, The Germanic Review,86 (2011): 249.
  • Özdemir, Funda Çapan. “Gérard de Nerval’in Gözüyle İstanbul’da Sosyal Hayat”, Uluslararası Sosyal Ataştırmalar Dergisi, 31 (2014) : 120.
  • Ulucutsoy, Hasan. “ Reşad Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi”, Marmara Türkiyat Araştırmaları Dergisi,1 (2015): 103.
  • Sarga, Moussa. “ Gautier et les guides de voyage. L’exemple de Constantinople”, Société Théophile Gautier (2007) : 56-66.
  • Yavuz, Hilal. “ Atılmış Hayat Parçaları: Tanpınar’ın Huzur Romanında Hafıza ve Mekan İlişkisi”, Monograf, 5 (2016), 69.

Yeşil, Sinem Şahin, “Psikocoğrafya ve Bir Şehir Gezgininin Anıları”, Monograf, 5 (2016), 124.

Online:

  • Bardakçı, Murat, “Reşad Ekrem’in Ansiklopedi Macerası”, http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/544064-resad-ekremin-ansiklopedi-macerasi-1 (23.10.2013).